İletişim için
0216 570 44 44
Blog Haberler

Yağ Depolarımız Biz Nereye Götürüyor?

Yağ dokusunda çok büyük miktarlarda enerji depolanabilir. Esas depolayıcı yağ dokusu cilt altı yağ dokusudur ve göbekte ya da karında toplanan yağ dokusu depo görevi görmektedir. Yağ dokusu deposu oldukça geniştir ve genişleyebilme ve büyüyebilme özelliği oldukça gelişmiştir. Yani yağ dokusu fazla kalori geldikçe sınırlarını zorlayarak hacminin onlarca katına kadar genişleyebilir. Aldığımız enerji ne kadar fazla ise; ya da ne kadarını yakamazsak vücudumuz onun 1 kalorisini bile ziyan etmeden yağ şeklinde depolayabilmektedir. Ancak yine de bu depolama kapasitesinin de bir sınırı vardır. Kapasite aşıldığında vücut fazla kaloriyi depolamak için başka yağ depo alanları oluşturur. İşte aslında tüm sorunlar da bundan sonra başlamaktadır.

Aslında vücudumuz her türlü sorundan, hastalıktan, insanoğlunun kendisine yaptığı kötülüklerden kendisini korumayı çok iyi bilmektedir. Olağanüstü bir savunma mekanizması vardır ve bu mekanizmalar sayesinde, uzun süre hastalık oluşmaması için organizmamız çaba gösterir. Bundan dolayıdır ki bazı zararlı olan şeyler bizi yavaş yavaş, yıllar içinde hasta eder. Örneğin sigarada olduğu gibi... İçilen birinci paket sigaradan sonra hiç kimse kanser, kalp damar hastası veya bronşit olmaz. Ancak yıllar sonra, vücudumuz artık bizi sigaraya karşı koruyamadığı için sigara savaşı kazanır ve hasta oluruz. Erişkinlerde görülen şeker hastalığı da bir gecede ortaya çıkmaz. Kötü beslenme, hareketsizlik, kilo alma yıllar boyunca devam ederse ya da kişi yıllar boyu kilolu kalırsa yavaş yavaş ortaya çıkar. Yani uzun süreli aşırı beslenmeye, mükemmel olan organizmamız bile artık dayanamaz ve sonuçta hastalık ortaya çıkar. Aslında hastalıklarla mücadelede bu kadar yetenekli olan insan vücudu, bu yeteneği yüzyıllar boyunca yaşadıklarını hafızaya alarak, sorunlarla başa çıkmak için geliştirdiği adaptasyon mekanizmaları neticesinde sağlamaktadır. Peki neden obezite, insülin direnci ve sonunda ortaya çıkan şeker hastalığına karşı kalıcı bir adaptasyon mekanizması geliştiremedik. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de obez kişi sayısı ve şeker hastası olan kişi sayısı birbirine paralel olarak katlanarak artmaktadır.

Türkiyede yapılan en büyük (>26.000 kişi incelendi) çalışmalardan biri olan TURDEP verilerine göre 10 yıl içinde ortalama beden kitle indeksi 27 kg/m2'den 29 kg/m2'ye çıkmıştır. Bel çevresi kadınlarda 6 cm, erkeklerde ise 7 cm artmıştır. Neticede tip 2 diyabet 12 yılda %90 artarak %7.2'den %13.7'ye ulaşmıştır. Bu rakamlara göre ülkemizde yaklaşık 6,5 milyon insanda diyabet olduğu tahmin edilmektedir. 2010 yılındaki verilere göre Türkiye nüfusunun %36'sı obez, %37si ise fazla kilolu bulunmuştur. Yani Türk toplumunun 2/3'ünde fazlası, fazla kilolu bulunmuştur. Dünyada da durum oldukça benzerdir ve bu rakamlar bir hayli ürkütücüdür. Neredeyse tüm dünyanın bu kadar hızlı kilo almasının sebebi, insülin hormonunun yağları depolamasındaki becerikliliği ve insanların insülini bu duruma zorlayacak ölçüde fazla kalori sağlamadaki gayretidir.

Aslında geçtiğimiz yüzyıllara baktığımız zaman, savaşlar, kıtlıklar ve salgınlarla doludur. Uzun süren savaşlar, kıtlık dönemleri ve salgınlarda insülin ve depolanan yağ dokusu olmasaydı herhalde bu dönemler çok daha yıkıcı ve dramatik olurdu. İnsan organizması aç kaldığı dönemlerde, bu yağ dokularını enerji kaynağı olarak kullanarak ayakta kalabilmiştir. Bu nedenle de şimdilik insan vücudu fazla enerjiyi depolamaya yönelik programlanmıştır ya da adapte olmuştur diyebiliriz. Vücudumuz yeni bir adaptasyon geliştirene kadar ya da vücudumuzu bir bilgisayar gibi düşünürsek yeni bir yazılım geliştirilene kadar, 1 kalorinin bile önemi vardır ve fazla alınan enerji mutlaka depolanmalıdır. Artık bu yazılım, günümüz dünyasına uymamaktadır. Çünkü gelişen ve hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, bize daha az hareketle daha çok beslenme şansı (aynı zamanda şansızlığı) tanımaktadır. Gelişen tarımsal teknolojiler, insan ve hayvan gücü dışında makinelerin kullanılması, tarımsal zararlı böceklerle mücadele için geliştirilen ilaçlar, verimi artırmak için kullanılan hormon veya benzeri maddeler, mısır şurubu gibi daha ucuz tatlandırıcıların kullanılmaya başlanması yetiştirilen, üretilen besinlerin artmasına ve hatta daha ucuz ulaşılabilir hale gelmesine yol açmıştır. Aslında artan nüfus hızı düşünüldüğünde sanki buna gerek varmış gibi de görünmektedir. 2000'li yıllarda 6 milyar olan dünya nüfusu 2014 yılında 7 milyarı aşmıştır. Her 10 yılda dünya nüfusu 500-800 milyon civarında artmaktadır. Ancak dünyanın belli bölgelerinde (gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinde) nüfus artışından çok daha fazla üretim ve buna paralel tüketim olmaktadır. Gıdaya daha ucuz ve kolay ulaşım bu ülkelerde daha fazla kalori alınmasına sebep olmuştur. Fazla kalori dışında yediğimiz besinlerin kalitesi de düşmüştür.

Bu kalite düşüklüğü, aslında beslenme uzmanlarının üzerinde saatlerce konuşabileceği bir başlık olup bu konu ile ilgili yalnızca mısır şurubundan kısaca bahsetmekte fayda vardır. Mısır şurubu, şeker pancarına göre daha ucuz bir şekerdir. Gıda sanayisinde oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Mısır şurubunda glukozdan daha fazla fruktoz vardır. Fruktoz şekeri, maalesef glukoz gibi vücudumuzda bir takım denetim ve sınırlama mekanizmalarına tabi tutulmaz. Vücudun ve karaciğerin daha hızlı yağlanmasını ve sonuçta daha çabuk insülin direnci gelişimini sağlar. Tüm bunlar dışında yine teknolojik gelişmeler bizi daha hareketsiz yapmıştır. Öncelikle en basit örnekle başlayalım, artık gıdaya ulaşmak için avlanmıyoruz veya tarlalarda daha az enerji harcıyoruz. Artık genelde masa başı işlerde çalışıyor, yapmamız gereken işleri yalnızca parmaklarımızı oynatarak bilgisayarlarla yapıyoruz. Ulaşım daha kolay: metrolar, otobüsler, kişisel otomobillerimiz gideceğimiz yerlere bizi hiç enerji harcatmadan ulaştırıyor. Hatta artık alışveriş merkezleri tek bir alanda toplanıyor, kıyafet vs bakmak için kilometrelerce yol yürümek zorunda kalmıyoruz. Hatta bu alışveriş merkezlerindeki asansörler, yürüyen merdivenler hatta yürüyen yollar da harcadığımız enerjiyi bir hayli kısıtlıyor. Kontrolsüz kalori alımı ve hareketsizlik devam edecek olursa, şu anda dünyada %60 olan fazla kiloluluk oranı çok geçmeden %100'e ulaşacaktır ve belki de bir gün fazla kiloluluğun ötesinde tüm dünya obez olacaktır.

"Wall-E" isimli animasyon filmi izleyenler varsa, oradaki tabloyu hatırlayacaklardır. Oradaki tablo hiç de bilim kurgu değildir aslında. İzlemeyenler için bir-iki sahneden bahsedelim. Tüm insanlık obez durumdadır, dünyayı bir çöp yığınına çevirmiş ve bir uzay gemisinde yaşamaktadırlar. İnsanların tüm işlerini makineler ve robotlar yapmaktadır. İnsanlık o kadar obezdir ki, yürüyemez durumdadırlar. Uçan sandalye benzeri araçlarla ulaşım sağlanmakta ve yere düşünce bile kalkamayan insanları robotlar kaldırmakta ve araçlarına koymaktadırlar. İşte bir gün bu duruma gelirsek ki gidişat o yönde o zaman belki de vücudumuz bu durumu da adaptasyon sağlayıp obezitenin ve ortaya çıkardığı insülin direncinin bizi hasta yapmamasını sağlayabilecek mekanizmaları geliştirebilecektir. Ancak o zamana kadar, geçen yüzyıllarda insanlık obezite ve insülin direnci nedeniyle hasta olmaya devam edecek ve bu hastalıklar neticesinde daha erken ölmeye devam edecektir.